Dilimizde karşılığı olmayan bir kavramı idrak edip uygulayabilir miyiz? Yani dilde olmayan şey kültürde olabilir mi?
Ağır ve felsefi bir soru gibi göründüğünün farkındayım ama önemli bir soru.
Mesela Japoncada bir kavram var, Tsujigiri.
Eski Japonya'da, bir samuray yeni bir kılıç aldığında, o kılıcın ne kadar keskin olduğunu denemek için, gece karanlıkta yol kenarında bekleyip yoldan geçen herhangi birinin üzerinde kılıcı deniyormuş. Yani samuray, kılıcı denemek için yoldan geçen rastgele birini kesiyor.
İşte bu eylemin adı, Tsujigiri.
Japonya'da böyle bir eylem olduğu için böyle bir kavram var. Bizde ne böyle bir eylem ne de böyle bir kavram var. Bu yüzden bize tuhaf, belki komik, belki de korkutucu geliyor. Ama Japonlar için öyle değil, kültürlerinde var.
Buna Dilsel Görelilik de deniyor. Eğer bir kavramın dilde tek kelimelik, güçlü bir karşılığı yoksa, o toplumun o kavramı uygulama veya idrak etmesi zorlaşıyor.
Neden böyle bir girizgah yaptım? Şu yüzden:
Türkçede, İngilizcedeki "trade off" kavramının bilinen, kullanılan, oturmuş bir karşılığı yok.
Ve trade off kavramı, stratejinin temel direği.
Belki de bu yüzden, Türkiye'de stratejiden bahsetmek ve stratejinin gereklerini uygulamak, çok zor. Çünkü dilde karşılığı olmayan bir kavramın idrak edilip uygulanması çok zor.
Nedir trade off?
Türkçe karşılığı için "ödünleşim" kelimesi kullanılıyor ama trade off ne kadar yabancıysa çoğu kişi için ödünleşim kelimesi de o kadar yabancı. Sık kullanılan, bilinen bir kelime değil.
Trade off'u en temiz şöyle anlatabiliriz:
Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin, durumu var ya...
Ya da affınıza sığınarak, hem pekmezim dökülmesin hem bir tarafıma herhangi bir şey olmasın, durumu...
Yani bir şey için başka bir şeyden vazgeçmek gerekmesi... Ödün verme zorunluluğu...
Trade off bu.
Mesela koşuyorsan, hız ve mesafe arasında bir trade off var. Daha kısa mesafe koşacaksan daha hızlı koşabilirsin. Daha uzun mesafe koşmak istiyorsan da, hızını azaltacaksın. Sporda daha çok set yapacaksan, daha az ağırlık kaldıracaksın. Lezzet artsın istiyorsan, daha yavaş pişireceksin. Erken kalmak istiyorsan erken yatacak, gece hayatından vazgeçeceksin.
Bakın bir sürü örnekle bile anlatmakta zorlandığım durumu, direkt tek bir kavramla tarif etmişler: Trade off.
(Farkındaysanız örnek atasözlerimiz, deyişlerimiz bile, trade-off’ durumunu değil, ikisini birden isteme arzusunu vurguluyor. Kültürümüzde vazgeçmek, stratejik bir hamle olarak değil, bir mağlubiyet gibi kodlanmış.)
Ama gerçek şu: Bir şey istiyorsan, başka bir şeyden vazgeçeceksin.
Stratejinin özünde bu kavram vardır.
Strateji "şunu yapacağız, bunu yapmayacağız" demektir. Savaş stratejisi de, iş stratejisi de, marka stratejisi de... İşin içinde trade off mutlaka vardır.
Bildiğiniz tüm stratejistler ve hatta iş ve pazarlama guruları da bunu anlatır: Sun Tzu'den Clausewitz'e, Porter'dan Christensen'e, Ries'den Trout'a...
Herkes öyle ya da böyle bu kavrama temas eder, anlatır. Ama bizim kültürde bu yok.
Bizde bir şey için bir şeyden vazgeçmek söz konusu bile olamıyor.
Üretim maliyetini düşüreceksen bir yerden kısarsın. Malzeme, işçilik, kalite kontrol... Ama ne diyor Ahmet bey, hem maliyeti düşüreceğim hem kısmayacağım.
Daha hızlı üretirsen daha fazla hata çıkar. Ya hızı düşüreceksin ya hata oranını umursamayacaksın. Ne diyor Dilek hanım, hem hızı düşürmeyeceğim hem hata oranını azaltacağım.
Herkese hitap etmeye çalışırsan kimseye hitap edemezsin. Nişinde derinleştikçe pazar daralır ama sadakat artar. Ama ne diyor Levent bey, hem herkese hitap edeceğim hem sadakati artıracağım.
Üstelik bunu söylerlerken gerçekten buna inanıyor, matah bir şeymiş gibi kurnazca sırıtıyorlar.
Herkes her şeyi istiyor ve kimse, bunun için herhangi bir şeyden vazgeçmesi gerektiğine ikna olamıyor. Zihinlerde trade off kavramı yok.
Üstelik bahane de var. Ne diyorlar: Türkiye'nin ekonomik şartları gereği her şeyi aynı anda yapmak zorundayız. Hiçbir ürün grubundan, hiçbir müşteri segmentinden, hiçbir pazardan... Hiçbir şeyden vazgeçemeyiz. Yoksa dükkanı döndüremeyiz.
Haklılık payı var mı?
Var evet. Türkiye pazarının derinliği, nüfus, şartlar, ekonomik gidişat...
Ama diğer taraftan, bu bahaneye sığınanları daha stabil yurtdışı pazarlarda da görüyoruz. Orada foya dökülüyor. Oralarda da hiçbir şeyden vazgeçmeden ilerliyor, yine hiçbir şeyden vazgeçmeden "dünyaya açılmaya" çalışıyorlar.
Yani yine aynı kapıya çıkıyor.
Vazgeçmenin de bir kazanma yöntemi olabileceğine dair zihinsel bir altyapımız yok.
Sonra McDonald's'a bakıp IKEA'ya bakıp "adamlar dandik hamburgeri dandik mobilyayı bizden 3 kat pahalıya satıyor aaaabi" diye hayıflanıyorsunuz.
McDonald's'ın kaç farklı çeşit yemek satabilecekken sadece hamburgere tutulup nelerden vazgeçtiğine bakmıyorsunuz. IKEA'nın montaj işini tüketiciye yıkmasının nasıl büyük bir karar olduğu görmezden geliyorsunuz.
Kültürümüzde trade off yok.
Olmadığı için de gerçek anlamda stratejiden bahsetmek de uygulamaya çalışmak da anlamsız.
Herkes hem pekmezim dökülmesin istiyor hem tatsız olaylar yaşanmasın.
Oluyor mu sizce?
Pekmezi koruyabiliyor muyuz, en azından?