Bir markayı görünür hale getirmenin en kolay yolu para harcamaktır.
Formülü basit: Daha fazla reklam verirsiniz. Daha fazla insana ulaşırsınız. Daha sık görünürsünüz.
Kolay. Ama çok pahalı.
Para var mı? Varsa ne güzel.
Ya yoksa?
Para yoksa ne yapacağız?
Çoğu marka tam da bu noktada far görmüş tavşan gibi takılıp kalıyor.
Eldeki bütçeyi tartışıyorlar, para arıyorlar, influencer bütçelerini karşılaştırıyorlar, rakiplerin yaptıklarına bakıp bakıp iç geçiriyorlar.
Zihinlerindeki denlem şu: "Para olsaydı biz de markamızı gösterirdik."
İşte tam burada şunu soruyorum: Ne gösterirdiniz? Ne söylerdiniz?
"Kaliteliyiz. Yenilikçiyiz. Müşteri odaklıyız. Doğalız. Güveniliriz. Lezzetliyiz..."
Yoldan geçen herhangi birini çevirip sorsak sıralayacağı klişeleri sıralarlar.
Ekmek fırını mesela, diyor ki, taze, sıcak, lezzetli, çıtır çıtır...
Yok ya!
Fırından çıkan ekmek taze, sıcak, lezzetli ve çıtır öyle mi? Reklamda da bunu söyleyelim? Şeytanın aklına gelmez, müthiş fikir.
Söyleyeceğiniz şey bu kadar düz, bu kadar normal, bu kadar klişe olursa, tabii ki onu duyurmak için bütçeye ihtiyacınız olur.
Üstelik, paranız olsa ve bunu milyonlarca kişiye söyleyebilecek olsanız, ne olacak?
Ekmek fırını olarak ekmeklerinizin taze, sıcak, lezzetli, çıtır çıtır olduğunu söyleyeceksiniz. Bunu söylemek için milyonlar harcayacaksınız.
Belki de şu an paranızın olmaması daha iyi çünkü belli ki bu kafayla sokağa atacaksınız.