Yeni bir marka yaratan girişimcilerin teptiği en büyük fırsat 📌

Markanıza bir bilmece gibi yaklaşmakla bir sır gibi yaklaşmak arasında ne fark var? Bu farkın değeri ne?

Yeni bir marka yaratan girişimcilerin teptiği en büyük fırsat 📌
Photo by Warren Wong / Unsplash

Yeni bir markası olan ya da yeni bir marka yaratma aşamasında olan girişimcilerin karşısına 2 yol çıkar:

Yeni markanıza bir “bilmece” gibi davranabilirsiniz. Ya da yeni markanıza, bir “sır” gibi davranabilirsiniz. Bu iki davranış şekli arasındaki fark, bazen milyar dolarlarla ölçülüyor. Ve girişimcilerin teptiği en büyük fırsat da, bu iki davranış şekli arasındaki farkta gizleniyor.

Sizin hangi yoldan ilerlediğinizi tespit edebilmeniz için, bilmecelerle sırlar arasındaki farkı çok iyi tanımlayan birine başvuracağız. Kendisi bir pazarlama gurusu değil, bir istihbaratçı. 11 Eylül’den sonra Usame bin Ladin’in peşine düşenlerden biri.

2014-2017 yılları arasında ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin başkanlığını da yapmış olan, Harvard ve Princeton mezunu Gregory Treverton, bilmecelerle sırlar arasındaki farkı şöyle tanımlıyor.

👀
"Usame Bin Ladin’in yeri, bir bilmecedir. Gerçeğe dayalı basit bir cevabı vardır. Cevabı bulmak için ihtiyacınız olan, daha fazla bilgidir. Saddam’dan sonra Irak’ta neler olacağı ise, bir sırdır. Buradaki sıkıntı, elde yeterli bilgi olmaması değildir. Fazlasıyla var. Hatta CIA’den Bağdat’taki taksi şoförlerine kadar konu hakkında herkesin bir görüşü var. Ama bu sorunun basit ve gerçeğe dayalı bir cevabı yok. Bu bir sır. Ve ihtiyacımız olan, daha fazla bilgi değil.

Yani Treverton, bulmacaları çözmenin elimizdeki bilgiye bağlı olduğunu, sırları çözmenin ise, elimizdeki bilgiyi nasıl analiz ettiğimize ve nasıl yorumladığımıza bağlı olduğunu söylüyor.

Yeni bir marka yaratmak: Bir bilmece mi, yoksa bir sır mı?

Gerçeğe dayalı net bir cevaba ulaşmak için, daha fazla bilgi peşinde mi koşmalıyız?

Yoksa eldeki veriyi daha iyi analiz etmeye mi çalışmalıyız?

İki bambaşka yol ve iki bambaşka bakış açısı…

Kolayına kaçıp, her ikisi de, diye cevaplayabilirsiniz. Ama gerçek hayatta pek öyle olmuyor. Markalara bilmece gibi yaklaşanlarla sır gibi yaklaşanlar, çoğu zaman birbirinden net olarak ayrılıyor.

Bilmece gibi yaklaşanlar

Mesela dev şirketler, pazarlamaya ve markalamaya sır değil, bilmece gibi davranırlar. Unilever, P&G, Coca-Cola Company gibi devlerden bahsediyorum.

Konuyu bilmece gibi ele alırlar ve hep daha fazla bilgiye ihtiyaçları vardır. Çünkü bilgi, bu devlerdeki yöneticilerin sigortasıdır.

Yatırımcılarına, hissedarlarına, yönetim kurullarına karşı sorumlulukları vardır. Bu yüzden net bilgilerle hareket etmek zorundadırlar. Fazlasıyla araştırma yapmadan ve net bilgilere ulaşmadan bir adım bile atmazlar.

Attıkları adım saçma da olsa, yönettikleri marka zarar da etse, çakılsa da, çatlasa da, patlasa da, hesap zamanı gelip mahkeme kurulduğunda, neden o adımı attıklarına dair ellerinde kanıtları olur. Bu sayede, profesyonel yaşamlarına ağır bir ceza almadan devam edebilirler.

Dev şirketlerde markalar çoğunlukla böyle yönetilir, işler böyle yürür.

Böyle yaptıkları için onları yargılayamayız. Hesap vermeleri gereken yerler ve sorumlulukları var.

Gözden kaçan kısım şu:

Pazarlamanın kitabını bu devler yazdığı için, onların yaptıkları genel kural gibi kabul ediliyor. Bu devlerde bir süre çalışan ya da pazarlama literatürüne biraz göz atan biri, yeni bir marka yaratma sürecini, bir bilmece olarak görme üzerine kodlanıyor.

Oysa tek yol bu değil.

Markalamaya bir sır gibi de yaklaşabilirsiniz.

Çünkü pazarlamadaki her sorunun cevabı, Bin Ladin’in yeri gibi, daha fazla bilgiyle çözülebilecek net bir gerçeğe dayanmaz.

Bazen de konuya bir sır gibi yaklaşmak, eldeki bilginin arkasındaki görünmeyen anlamı keşfetmek, analiz makinasını çalıştırmak gerekir. Sonuca böyle de gidilebilir.

Bu yolun çok daha az tercih edilmesinin sebebi, analizin objektif değil subjektif olmasıdır. Analiz kişiye özgüdür. Aynı veriye bakan 10 ayrı kişi, 10 ayrı sonuç çıkartabilir.

Ve dev şirketler, çalışanlarının subjektif analizlerine milyon dolarlar yatırmak istemeyebilirler. Onların bileceği iş.

Onların bu analizlere kıymet vermemesi, kıymet verse de uygulayamaması, yeni bir marka yaratma aşamasında olan girişimcilerin önüne, büyük bir fırsat olarak çıkar.

Markalamaya bir bilmece gibi değil de bir sır gibi yaklaşarak, dev şirketlerin yapamayacaklarını yapabilir, söyleyemeyeceklerini söyleyebilirsiniz.

Çünkü her adımınızı veriyle sağlama alma zorunluluğunuz yok. Sadece kendi aklınıza, analiz gücünüze, sağduyunuza güvenebilirsiniz.

Avantajın büyüklüğüne bakar mısınız?

Devlerin yapamayacaklarını yapmak, söyleyemeyeceklerini söylemek

Netflix’in eski kreatif direktörü Mike Cessario tam da bunu yaptı ve 3 yılda yarım milyar dolar değere ulaşan bir marka yarattı.

Hayır, Silikon Vadisi’nde değil. İşin içinde yeni ve karmaşık bir teknoloji yok.

Ortada daha önce görmediğimiz-duymadığımız yepyeni bir ürün ya da icat da yok.

En saf ve en yoğun anlamlarıyla, markalama ve pazarlama var.

Ama bilmece gibi ele alınan pazarlama değil, sır gibi ele alınan pazarlama...

Şimdi gelin, bu markayı ve yaratıcısı Mike’ı inceleyelim. Neleri, neden ve nasıl yaptıklarına bakalım. Emin olun bu markada, kendi markanızda kullanmak adına öğrenebileceğiniz ve ilham alabileceğiniz çok şey var.

Mike ne satıyor?

Bu yazıyı sadece, abonelik ücreti ödeyen profesyonel üyeler okuyabiliyor. Siz de profesyonel hesaba geçip özel makaleleri okuyabilirsiniz.

Zaten abone misiniz? Giriş yapın.

Abone ol

Bazı yazıları sadece aboneler görebiliyor ve okuyabiliyor. Siz de abone olun, yeni yazılar posta kutunuza gelsin.
jamie@example.com
Abone ol