1757 kışı, Prusya Kralı II. Friedrich için zor geçmişti.
Avusturya, Rusya, Fransa, İsveç, hepsi aynı anda Prusya'nın üzerine yürüyordu. Friedrich'in asker sayısı, karşısındaki koalisyonun üçte biri bile değildi. Bütçesi azdı, pek dostu da yoktu.
Herkes Prusya'nın biteceğini düşünüyordu. Makul bir tahmin.
Ama Friedrich yedi yıl boyunca yıkılmadı.
Topraklarını savundu, kaynaklarını korudu, düşmanın hatalarını bekledi. Zaman zaman karşı saldırıya geçti ama her seferinde hızlıca savunma pozisyonuna döndü. (Arada taktiksel saldırılar yapmış evet. Hatta stratejik olarak savunmada olmasına rağmen, taktiksel olarak dünyanın en saldırgan komutanı olduğu söyleniyor:)
Yedi yıl geçti, Prusya pes etmedi, tükenmedi.
Ama onu yok etmeye çalışan koalisyon dağıldı. Avusturya barış masasına oturdu. Çünkü Friedrich'i yenmenin maliyeti, kazanılacak şeyin değerini çoktan aşmıştı.
Savaş filozofu Carl von Clausewitz bu savaşı analiz ederken, askeri düşünce tarihinin en tuhaf cümlelerinden birini yazdı:
"Savunma, savaşın daha güçlü bir formudur."
(Ki, saldırıyı nihai amaç olarak gören Clausewitz'in, savunmayı da saldırının bir parçası olarak görmesi de, ayrıca önemli.)
Herkes saldırmak istiyor
Savunmadan bahsedince herkesin suratı ekşiyor. Mesela futbolda da takımlarına iyi savunma yaptıran hocalar pek sevilmiyor.
İş dünyasında da herkes saldırmak istiyor.
"Agresif büyüme stratejisi." "Pazar payı kapma." "Rakibi ezme."
Savunmak, pasif kalmak, beklemek insanlara pek de "seksi" gelmiyor. Toplantı odalarında savunmadan bahsetmek, karizmayı çiziyor. Savunma, teslimiyet gibi algılanıyor ki, Clausewitz'in bahsettiği bu değil.
Bu algı hem yanlış hem tehlikeli.
Yanlış çünkü tarihin en başarılı stratejileri savunma üzerine kurulu. Tehlikeli çünkü saldırıya takıntılı markalar, kaynaklarını anlamsız cephelere dağıtıyor ve sonra neden kaybettiklerini anlamıyorlar.